Hayata Dair

Benimle oynasana!

Benimle oynasana! 150 150 dolunay

Bir pazar günü kahve içmek için girdiğim kafede dışarda bir masaya yerleşip kahvemi spariş ettiğimde içerideki masada bir adamla 3-4 yaşlarında bir erkek çocuk dikkatimi çekiyor. Adam elindeki cep telefonuna gömülmüş, çocuğun önünde masada tablet bilgisayar. İçeriye lavaboya giderken gözlerim yeniden takılıyor masaya… Sahne hala aynı ve kısa süre de olsa çocukla göz göze geliyorum, garip ama sanki düşünce ve duygusunu alıyorum. ‘Yalnızım benimle ilgilensene, oyun oynayalım mı?’

Ve yine garip ama yanlarından geçip giderken kalbimde derin bir acı hissediyorum. Zihnim senaryoyu yazıyor: ‘Masada yan yana oturuyorlar, 3. kişi yok ve adam çocukla hiç ilgilenmiyor, boşanmış bir ailede babanın çocuğunu aldığı bir hafta sonu…’Kanıtım var mı yok! Sadece senaryo ve sadece varsayım!

Kendi zihnime ‘kendine gel’ diyorum, varsayalım boşanmış değiller yine de bu sahne hiç hoş değil diyorum kendi kendime. Görmeye artık çok alıştığımız, herkesin elinde telefonla yürüdüğü, yemek masalarında bile aile üyelerinden bile daha öncelikli hale gelen ve bizi robotlaştıran mobiller, tabletler…

Birbirimizle gerçekten ilgileneceğimiz zamanlar acaba gerçekten ilgileniyor muyuz yoksa hipnotik bir şekilde mobil dünyalarda mı yaşıyoruz? Sanal hayatın bizleri ele geçiriyor olması sadece beni mi düşündürüyor merak ediyorum! Ve özellikle çocuklarımızla oyun oynamayı, sohbeti, sadece senin için burdayım demeyi ne kadar sıklıkla yapıyoruz?

Pek çok anne-babayı dinliyorum ve neredeyse hepsinin dileği, isteği aynı… “Çocuğumun iyi insan olması, düzgün davranışları olmasını, başarılı, kibar ve saygılı olmasını vb istiyorum.”

Ben de onlara soruyorum. “Bunun için sizler davranışlarınızla model olmak için farkındalıkla neler yapıyorsunuz? Örneğin; evde cep telefonlarınızı vb. araçları nerelerde ve ne kadar sıklıkla kullanırsınız? Cep telefonu kullanımı ya da internette zaman geçirmeyle ilgili aile prensipleriniz var mı?”

Aldığım cevaplar çoğunlukla pek de iç açıcı değil. Evebeylerin yapamadıkları şeyleri çocuklarına kural olarak koyup yaptırmaya çalışmaları kadar gerçek dışı bir beklenti yok kanımca!

Cep telefonlarının aynı zamanda sosyalleşme araçları olduğunun ve yeni neslin farklı olduğunun ve tabii ki hepimizin yeni döneme ayak uydurmamız gerektiğinin farkındayım. Ancak burada dengeler bozulduğunda İNSAN da bozuluyor! İletişim kopuyor, birbirimizden uzaklaşıyoruz, özellikle çocukluk döneminde çocuğu olan evebeyler için çocuklarının çocukluk döneminde hem onlarla yaşayacakları anlar ve hem de öğretmeleri gereken değerler, davranışlar, tutumlar için başka şansları yok. Yani bazı anların ikinci tekrar yok!

Diyeceğin şu ki; ellerinizdeki telefonları evinize girince girişe bırakın ve sevdiklerinizle, sadece onlarla vakit geçirin derim. Vakit geçiyor hem de su gibi!

Ve çocuklarınızın sizlere sizlerin onlara nasıl da iyi gelebileceğinizi farkedin… HADİ !

İçimdeki çocuk

İçimdeki çocuk 150 150 dolunay

Bir çocuğun gözünden baktın mı hiç dünyaya? Onun bedeninde olduğunu, onun gözlerinden cisimleri incelediğini, onun yaşına inip o yaşın algılarına sahip olduğunda neleri farklı ve nasıl görürdün, düşündün mü?

Çocukların dünyasından çevreme baktığımda sadece oyun ve merak görüyorum. Saatlerce aynı oyunu, aynı oyuncağı oynayabilen; çevreden gelen bir sese, uyarana gözlerini sanki ilk kez duyuyor-görüyormuşcasına dikkat kesilebilen, heyecanlanan bir çocuk!

Bir çocuk başka çocuğu gördüğünde ya da bir oyuncağı, yargı yok, yorum yok sadece oyun ve oyun arkadaşı var. Sadece paylaşılan an ve oyuncaklar var.

Yaşımız kaç olursa olsun hepimizin içinde bir çocuk olduğuna inanırız. Çılgınlıklar yaptığımızda, merakımızın peşinden gittiğimizde, keşif ve yaratıcılık peşinde olduğumuz anlarda, canımız dondurma çektiğinde ve yerken kendimizden geçtiğimiz anlarda, dikkatimizi bir nesneye odakladığımız, onunla o olduğumuz anlarda çocuğumuzu deneyimlediğimiz anlardır bence.

İçindeki çocuğu en son ne zaman yokladın, diye sorsam?

Nasıl, bir ihtiyacı var mı? Yanına oturup gözlerine baktın mı, gülümsedin mi yoksa en ufacık hatada kızdın mı, azarladın mı ve küstün mü ona?

Ruhumuzun bir köşesinde oturan çocuğumuz, bedenimiz kaç yaşına gelirse gelsin farkedilmek, sevilmek, ilgilenilmek ister. İçimizdeki çocuğu unuttukça yetişkin halimiz gerginlik, memnuniyetsizlik, bol şikayet ve bol stres ile konuşur da konuşur. Hele ona küstüysek veya o bize ya da “aaaa bu yaşta ne çocuğu ne saçma” diyorsak vay halimize! Kaşlarımızın arasındaki çizgilerin derinleşmesine bayağı emek vermişiz demektir.

O çocuğun gözünden baktığında ve deneyimlediğinde hayatı, sadece AN ve AN da ne yapıyorsan O var! Yemek yiyorsan sadece yediğin yemeğin tadı, yemek yapıyorsan dokunduğun ve doğradığın sebzeler, kokuları, hisleri, kitap okuyorsan sadece satırlar, yüzüyorsan sadece attığın kulaçlar ve deniz, işteysen sadece yaptığın iş ve ona ait detaylar, dikkat ve konsantrasyon.

Çocuğun gözlerinden bakmayı unuttuğun anlarda, zihninin hapishesindesinden düşündüğünde ve davrandığında ise yemek yerken aklın dünde ya da yıllar öncede olan bitende ya da telefonda, yemek yapıyorsan bıçağın acısı parmağında, kitap okuyorsan, geçmişin ya da geleceğe ait kaygılar seni tırmalarken bulursun kendini! Tabi fark edersen!

Kendime ve size önerim şudur ki; bol bol dondurma yiyin. Kendinizden geçercesine ve o an en önemli iş oymuşcasına, bol bol kahkaha atın ortalığı inletircesine, bol bol dikkat kesilin çevrenize ve doğaya karşı hep nazik ve meraklı olun, benden de selam söyleyin içinizdeki çocuğa.

Yapabilirim

Yapabilirim 150 150 dolunay

Doğduğumuz an itibariyle bizi birbirimizden farklı kılan şeyler var ki farklı insanlar oluyoruz. Bedensel özelliklerimiz, görüntümüz, ses tonumuz, kişilik özelliklerimiz vb.

Bazılarımız daha atak ve kararlı, hayata karşı daha cesur olurken, bazılarımız daha çekingen, tembel ve uyuşuk olabiliyor. Bizi birbirimizden bu kadar uç noktalarda farklı yapan şeyler ne diye sorduğumuzda; aile, yetiştirilme, genetik, toplum, ekonomik yeterlilik ya da yetersizlikler vb. diyebiliriz.

Bunu bir meyve üzerinden örneklersek; varsayalım hepimiz bir elmayız desek, cinsimiz, tadımız, görüntümüz bin bir çeşit…

Çeşit çeşit, renk renk, farklı boy ve lezzette elma var … Aynı insanlarda olduğu gibi! Bu çeşitlilik ve farklılık da “İnsanlık Ailesi”ni oluşturuyor bence!

Hepimizin tohumu aynı iken, aynı anne babadan doğsak bile farklı ve uç karakterler olarak yetişebiliyoruz. İnsanın içinde ve dışında pek çok dinamik, değişken bunu etkiliyor. Anne babanın davranışları, kullandığı kelimeler, eğitim modeli, yaşadığı travmalar, her çocuğun doğduğu zamanki ailenin ve çevrenin koşulları vb.

“Sen çocuksun bilmezsin, sen yapamazsın”

“O çocuk yapamaz, beceremez”

“Sen daha çocuksun!”

“Sen otur bir şeye karışma”

“Senin kafan basmaz, çirkinsin, kısasın, sesin karga gib,i sen sus bence” vb. hipnotik ve kişiliğin oluşum sürecinde kişiliği zedeleyen – etkileyen sözler ve davranışlarla büyüyen çocukların ileride daha çekingen, kaygılı ve kişilik bozukluklarına daha yatkın oldukları bilimsel bir gerçektir.

Bu tür hipnoza inanan çocuklar, ailelerine göre artık büyüdüklerinde, yani onlardan yapmaları, başarılı olmaları, ders çalışmaları, para kazanmaları, evlenmeleri, vb. beklendiğinde artık çok geçtir.

“Kilolu ve bakımsızım, aman boş ver kilo veremem ben, çabuk vazgeçerim, devamını getiremem, ısrar da yok bende, yapamam!”

“Hiç arkadaşım yok ve insanlara güvenmiyorum, ilişkileri yürütemem, çekingenim”

“Çalışıp ne yapacağım ki çok çabuk sıkılıyorum, bırakırım.”

“Erkek arkadaş mı, ben yapamam onunla, beğenmez ki beni!”

Anne babanın, konu komşunun, öğretmenin sesi yıllar sonra, ki çoğunlukla da genç yetişkinlikte ağızdan çıkmaya başlar. Davranışa yansır, kalbe oturur.

“Bizim kız/oğlan tembel, uyuşuk, ev işi yapmaz, odasını bile toplamaz, bana hiç yardımı yok, ben görevimi yapıyorum, ders çalış, kitap oku, spor yap diyorum yapmıyor, tembel bu tembel…” Kendini gerçekleştiren kehanet bu olsa gerek.

Tebrik ederim, haklı çıktınız anne babalar.

Ağaç yaşken eğilir diye atalarımız ne demek istedi acaba düşünürsek erken dönem çocuklukta çocuklarımızın geleceğini nasıl etkilediğimizi ve ne ekersek onu biçtiğimizi daha iyi anlarız.

Aklınızda olsun; yaşınız kaç olursa olsun, derinlerdeki inancınızı değiştirerek, kendinizi yeniden yapılandırabilirsiniz.

Yapamam dediğiniz pek çok şeyi YAPABİLİRSİNİZ.

 

İrfanı ve vicdanı hür nesiller yetiştirmek

İrfanı ve vicdanı hür nesiller yetiştirmek 150 150 dolunay

Öğretmenler! Cumhuriyet sizden fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür nesiller yetiştirmenizi ister.

Mustafa Kemal Atatürk, 25 Ağustos 1924.

Bazen tek bir sözünle çakılıp kaldığım, üzerinde saatlerce, günlerce düşündüğüm güzel ATAM, bu sözle beni çok derinlere ve oradan da ufkun çok ötesine götürdün yine…

Sözün üzerinde düşünürken tek tek kelimelerin anlamını düşünürken ve sorular sorarken buldum kendimi.

İlk olarak sözün söylendiği yıla gidiyorum zihnimde…

25 Ağustos 1924, henüz Cumhuriyet kurulalı bir yıl bile olmamış, ülkenin durumunu tahmin etmek hiç zor değil ve Atatürk vizyonunda belirlediği Türkiye de yeni nesilleri yetiştirme görevini verdiği muallimlere, mualimler birliği kongresinde Cumhuriyetin sorumluluğunu veriyor.

İNSAN yetiştirmenin bir ülkenin can damarı olduğunun bilinciyle…

Ve düşünüyorum nasıl fikri hür olunur diye… Bir çocuk soru sorarak, sorularına sevgiyle cevaplar alarak, merak ederek, araştırarak, öğrenirken sorgulayarak, deneyerek, yanılarak ve tekrar deneyerek, düşünme cesareti göstererek ve yeni şeyler söyleyerek, fikri, düşünceleri hürleşir, özgürleşir…

Fikrin özgürleşmesi…Kendi düşüncelerini özgürce paylaşabilmek, herhangi bir dogmaya bağlamadan, akıl süzgecinden geçirerek, fikrin özgürleşmesi…

Aklın özgürleşmesi, İNSAN olma yolcuğunda cesurca yol almanın birinci koşulu gibi. Ve akıl daha ilkokul yıllarında hatta daha öncelerinden başlayarak alınan eğitimin içeriğine bağlı olarak ya özgürleşir ya da tutsaklığı öğrenir.

İrfanı Hür nesiller üzerine düşünüyorum biraz.  İrfan kelimesinin anlamını araştırıyorum.  anlama, sezme, gerçeğe ulaştıracak güçlü seziş diyor Türk Dil Kurumu. ‘İlim irfan sahibi’ tanımı aklıma takılıyor ve düşünüyorum. Düşünceler özgürleşecek ya da özgürce düşünecek, arayış başlayacak, soru soracak, kendini, varoluşu, bilimi, yeni bir buluş sürecini, evreni, yaradanı, herşeye olabilir bu arayış ve bu arayışta bu yolda sezebilme yeteneği ışık olacaktır yolcuya cümlesi dökülüyor zihnimden.

Vicdanı HÜR nesiller ; işte son nokta! Vicdanın hürleşmesi; akıl ve gönülün çalışması, içsel adalet terazisinin hassas tartması… İNSAN olma yolunda doğruyu ve yalnışı söyleyen içsel tartı… Vicdanın gelişmesi, açılması, insanın gelişmesi insan olması demek! Vicdan gelişir mi diye bir soru geliyor, doğuştan mıdır, sonradan mı?

Her canlı; akıl, irfan, vicdan tohumları içinde doğar bence, ailesinden, okuldan aldıklarıyla, gördükleriyle, bu tohumlar filizlenir, yeşerir ağaç olur ya da tam tersi…

Ağaç yaşken eğilir! Atatürk bundan olsa gerek öğretmenlere, eğitime bu kadar önem vermiş, sorumluluk yüklemiş. Ondandır ki İNSAN yetiştirme görevini onlara vermiş.

Vatan sevgisini, insan sevgisini damarlarında hisseden bir öğretmen için ne güzel bir görevdir bu ve bunun çok güzel örneklerini de, genç Cumhuriyet ilk yılları itibariyle Türkiye de ve dünyada iz bırakan pek çok İNSAN yetiştirerek göstermiştir.

Eğitimim sistemimizle ilgili pek çok eleştiri yapsak da olması gerekenin bu olmadığını, ATATÜRK ün istediği gibi İNSAN yetiştirmek odaklı olması gerektiğini söylesek de, Prof.Dr. Aziz Sancar gibi büyük İNSAN’ları yetiştiren de bu sistemdeki değerli öğretmenlerdir.

Hayalim; fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir eğitim modeliyle yetişen çocukların, gençlerin, hem Türkiye de hem de dünyada insanlığa, doğaya katkı verecek çalışmalara imza atmaları, öncü olmalarıdır.

Vicdan sahibi, cumhuriyet ilkelerine bağlı, İNSAN ve sevgi odaklı öğretmenler, iyi ki varsınız. Atamızın vizyonunun gerçek olması dileğiyle yeni eğitim ve öğretim yılı hayırlı olsun.

 

Gülümse

Gülümse 150 150 dolunay

Gülümsemek kalbin kapılarını açar. Yürekten gülümseyen bir insan çeker bizi kendisine, gözlerinden girersiniz sanki yüreğindeki köşke. İki insan arasındaki en güçlü ve pozitif bağdır, gülümsemek!

Bir insan kapattıysa kalbin kapısını ne kadar gülümsese de giriş yok yazısı okunur kaç metre öteden… Gülümsemek için sevmek gerekir gönülden… İnsanı, doğayı, kuşu, böceği, havayı, suyu, taşı, toprağı..

Zor günler geçirir insan, zor anlar, aylar belki de yıllar… Bazen atılan büyük bir dost kazığı, bazen ülkenin durumu, ekonomik zorluklar, sağlık sorunları, kadınlarının, genç kızların başına gelen insanlık dışı olaylar, bazen aşk acısı yüzümüzdeki gülümsemeyi donduracak gibi olsa da, kalbimizi kapatmak istesek de kendimizi korumak için, HAYIR her şeye rağmen her şeyle birlikte gülümsemektir HAYAT!

Sezen’in şarkısında dediği gibi;

Gülümse hadi gülümse
Bulutlar gitsin
Yoksa ben nasıl yenilenirim
Hadi gülümse

Gülümseyecek ne var ki demeyin, gülümsemek için iyi şeyler olmasını beklemek, doymak için sadece kuş sütünün eksik olduğu mükellef sofranın kurulmasını beklemeye benzer!

Yaşadığımız ülke ya da dünya söz konusu olduğunda dersek ki gülümseyecek hiç bir şey yok işte o zaman geleceğimize ihanet ederiz bence!

Oysa ki şimdi de şu an da var olduğunu fark ettiğinde ve tek gerçeğin AN olduğunu hissettiğinde derin bir nefes al ve gülümse! Geçmiş çoktan bitti, gelecek ise bir hikaye! İstediğin hikayeyi yaşayabilmenin en güzel yolu ise zihnini şimdiye gülümsetebilmekte.

Gülümsemek sadece insandan insana değildir bence, bir ağaç da bir çiçek de, bir kedi, bir köpek de gülümser, açar kalbinin kapılarını her şeye… Bir çiçeğe, iş arkadaşına, eşine, bir köpeğe, bir yaprağa dokunduğun bir ağaca gülümse ve onun dünyasına gir o kapıdan… Ve aç kendi kalbinin kapısını ve bir sevgi köprüsü kur tüm bunlarla birlikte…

Gülümseyerek bir ağacın gövdesinden ya da dalından içeri girdiğini hayal et ve fark et ağacın dünyasını, neler hissediyor yapraklarını dökerken ya da yaprak ve çiçek açarken…

Bir köpeğin gözlerine bak gülümseyerek ve onun hayatı ol bir anlığına onun yüreğine misafir ol ve sana neler dediğini dinle…
Bir gülü bir leylağı kokla ya da bir kaktüsün dikeninden içeri gir gülümseyerek ve gir kalplerine ve hisset neler var o evrende…

Gülümse ve bil ki gülümsemek tüm kalpleri bir birine bağlar bu evrende…. Ve tüm kalpler bağlandığında bir kere bütünlük yaşanır olur evrende.

Gülümse…

Aşk olsun

Aşk olsun 150 150 dolunay

Zor günler geçiriyoruz, zor dönemler yaşıyoruz hep beraber… Ağır bir hava çökmüş ülkemin üzerine bir türlü gitmiyor. Dünya alev alev…İnsanlar ölüyor, öldürülüyor, aileler dağılıyor, yurtsuz kalıyor, çocuklar açı çekiyor. Her yerde acı her yerde kan var. Ölümler normalleşiyor, sayılar tuhaflaşıyor sanki… Bağırsak duyan yok, bu ölümler çok saçma desek, durun artık desek, neden desek, ne için bu kan desek, insandan kıymetli değil hiçbir şey desek, dünya malı, nimeti hepimize yeter, gelin canlar kardeş olalım desek hep beraber, duyan olur belki bizi !

Ünlü gitarist Jimi Hendrix’in “Aşkın gücü, güce duyulan aşkı yendiğinde dünya barışı tadacaktır” sözünü hatırlıyorum bunları düşününce…

Aşk…İmkansızı imkanlı yapan, olmazları olur yapan, korkuyu, cesarete dönüştüren AŞK!

Gözümüzü kör eden, sevdiğimizi kusursuz gördüren aşk, ayaklarımızı yerden kesen, tüm acıları unutturan aşk… Can acıtan ancak vazgeçilmeyecek kadar güçlü olan aşk…

Eğer her bir insana, sevgilime duyduğum aşkın, sevginin birazı kadar bile baksam, her insanın değerli olduğunu farketsem dünyada bir şeyler değişir belki.

Aşk sadece karşı/aynı cinse duyulmuyor aslında…İnsan yaptığı işe aşık olabilir, AŞK’la yapabilir işini, ör: yemeği aşkla yapan bir aşçının yaptığı yemeğin lezzeti tarifsizdir.

İnsan doğaya aşık olabilir, her bir ağaç, yaprak, kuş, su, toprak, onu kendine daha çok yaklaştırır, dinginliği ve huzuru verir doğa bizlere hemde hiçbir karşılık beklemeden…İnsanın içi yanar hem de nasıl yanar orman yangınlarında ya da rant uğruna kesilen ormanları gördükçe. Ağaçlara, doğaya hep saygı duyarım, onlardan daha güçlü ya da üstün olduğumu hiç düşünmedim. Sevdiğinde kıyas biter. Kim güçlü, kim daha güzel, kim daha zengin, kim daha… Aklına gelmez İNSANın!

İnsan Yaradan’a aşık olabilir.

“Aşk; her şeyi senin için varettim diyen Rabbe, her şeyi senin için terkettim diyebilmektir” diyen Şems-i Tebrizi gibi…
‘…

“Cennet cennet dedikleri
Birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver onları
Bana seni gerek seni…
 ” diyen Yunus Emre gibi…

O’nun yolunda her şeyi vermek, o aşk ile yanmaktır.

Vatan aşkı da çok güçlü bir AŞK’tır. Kurtuluş Savaşı’nda bu aşkı hep beraber yaşamışız. Kadın-erkek, çolukçocuk, genç-yaşlı, Türk, Kürt, Laz, Çerkez…

AŞK’la kurmuşuz ülkemizi…

“İçinde sevgi olmayan GÜÇ, insanı zalim yapar” söyleyenini hatırlamadığım bir başka söz. İçinde sevgi olan güç ise işte o bence kudrettir, dönüştürür, değiştirir ancak gönül rızası ile, üzmeden, incitmeden, dinleyerek, anlayarak, uzlaşarak…

Aşk olsun desek hep beraber değişir belki pek çok şey… Aşk olsun durun artık!

Aşk olsun… Aşk olsun.

Üç heykel

Üç heykel 150 150 dolunay

‘İki komşu ülkenin hükümdarı birbiriyle savaşmaz ama her fırsatta atışırlarmış. Doğum günlerinde, bayramlarda birbirinden ilginç armağanlarla zeka gösterisi yaparlarmış birbirlerine.

Hükümdarlardan birisi bir gün muzip zekalı heykeltıraşını huzuruna çağırmış. Birer karış yüksekliğinde, birbirinin tıpatıp aynısı altından üç insan heykeli yap demiş. Aralarında bir fark olacak ama bu farkı da sadece ikisi bilecekmiş. Heykelller hazırlanmış ve şu mektupla birlikte diğer krala gönderilmiş:

‘Doğum gününü üç altın insan heykeliyle kutluyorum. Heykeller birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri, diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver.’

Hediyeyi alan diğer hükümdar önce heykelleri tarttırmış. Gramına kadar eşitlermiş. Ülkesindeki sanattan anlayan kim varsa çağırtmış. Hepsi de heykelleri incelemiş, incelemiş, incelemiş ama heykellerin arasında hiçbir fark bulamamışlar.

Günler geçmiş ancak koca ülkede heykellerin sırrını çözecek bir akıllı çıkmamış. Bunun üzerine hükümdar, isyankar ve asi bulduğu için zindana attırdığı bir genci çağırmaya karar vermiş. Heykelleri inceleyen genç çok ince bir tel istemiş. Teli birinci heykelin kulağından sokmuş, tel heykelin ağzından çıkmış. İkinci heykelininde kulağından sokmuş, tel bu kez diğer kulağından çıkmış. Üçüncü heykelde tel kulaktan girmiş, ancak bir yerden çıkmamış. Telin sığabileceği incelikte bir kanal kalp hizasına kadar inmiş ve öteye gitmemiş.

Bunu gören Hükümdar heykellerin sırrını, komşu hükümdarın vermek istediği mesajı anlamış ve cevabını yazmış:

“Kulağından gireni ağzından çıkaran insan makbul değildir. Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir. En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır. Bu anlamlı hediyen için teşekkür ederim.”

Artık özgür olan isyankar gençse hızlı adımlarla saraydan uzaklaşıyor ve zindana girmeden önce söylediği sözleri tekrar ediyormuş: ‘ADALET İÇİN AĞZI, KULAĞI, BEYNİ BİR OLMAYIP DA SÖZÜNÜ SAKINANA YAZIKLAR OLSUN’

Bu masal, en çok hoşuma giden, pek çok mesajı veren masallardan biri bence.

Ben neler anladım bu masaldan:

  1. Bir olaydan ya da durumdan herkes neye ihtiyacı varsa onu anlar ve ders çıkarır.

    2. Adaletli davranmak çok ama çok önemlidir. Gerçek adalet için özün, sözün, eylemin bir olması gerekir.

    3. Vicdanı olmayan ya da vicdanı çalışmayan birinden adalet beklemek doğru olmaz.

    4. Dedikodu yapmak, duyduğu bir şeyi başka yerlere aktarmak ilişkilere ve insanların güvenirliliğine zarar verir.

    5. Başkalarının yaşadıklarından, deneyimlerinden ders almak, duyduğu değerli bilgileri hayatına geçirebilmek önemli bir erdemdir.

    6. Ağzından çıkanı kulağın duysun sözü her yüzyılda geçerliliğini korur.

    7. Ağzından çıkanı kulağı duyan, duyduğunu kalbine gömebilen insan güvenilirdir.

    8. Sıra dışı ve isyankar olmak kötü bir şey değildir. Sorguyan, farklı görüş ve fikirleri olan, olaylara farklı bakış açılarından bakabilmek, ezberlerin dışına çıkabilmek, soru sorabilmek, insan olmanın en büyük zenginliklerindendir.

Sizler de farklı farklı dersler ve mesajlar alabilirsiniz bu masaldan….

Sevgilerimle…

 

Neden?

Neden? 150 150 dolunay

İnsanın doğası, merak, soru sormak, fark etmek, keşfetmek ve dönüşmek üzerine kuruludur. Çocuk, doğduğu dünyayı, kendini, çevresindekileri, doğayı yani her şeyi sorarak keşfeder. Çocukların soru sorması çoğu ebeveynin işini zorlaştırır ve sinirlendirebilir. Ve çocukların sorularına cevap vermeyerek dalga geçerek onları soru sormaz hale getirir. Bazı iflah olmaz, akılllanmaz, inatçı çocuklar aradan fırlar, sorularına devam eder. Bu kez sorularını bazen kendileriyle ilgili bazen yaşadığı ülkeyle ilgili bazen dünyayla ilgili bazen de evrenle ilgili sorarlar.

– Anne ben nasıl oldum?
– Oldun işte kızım leylek getirdi desem inanmazsın ama leylek getirdiJ
– ???

– Baba ben çişimi oturarak yapıyorum, kreşde gördüm Mete ayakta yapıyor neden?
– Erkekler ayakta yapar.
– Neden?
– Ayakta yapar kızım nedeni yok! Amma da meraklısın!
– ???

– Anne ben yatağımda uyuyorum, karıncalar toprakta deliklere giriyor onlar orada mı uyuyor?
– evet kızım
– Peki, kuşlar nerede uyur?
– Ağaçta
– Filler nerede uyur?
– Ne çok soru sordun! Sen oyuncağınla oynasana…
– ????????

Aslında hepimiz soru sorma, kendimizi ve çevremizi keşfetme potansiyeliyle doğuyoruz. Soru sormamızı teşvik eden bir ailede ve çevrede büyüyorsak kendimizi, evreni, sistemi farketmemiz ve keşfetmemiz daha kolay oluyor. Bizim soru sormamızı engelleyen, dogmalara, kalıp bilgilere inanmamızı isteyen, cezalandırıcı bir aile ve kültürde büyüdüğümüzde ise ezberlediği bilgilere inanan, sorgulamayan birazcıkta bağnaz bireyler oluyoruz. ‘Sevgisiz inanç bağnaz yapar’ sözü pek de anlamlı!

Bana sorarsanız İNSAN sonsuz potansiyeli olan bir varlık . Sorular, merak bu potansiyelin açılış anahtarları!

Çocuklar soru sorarak, dokunarak, görerek, işiterek, hayal kurarak dünyayı ve kendi varlıklarını keşfediyorlar. Sorulardan vazgeçtiğimizde, merak etmez olduğumuzda, insan kendi gelişim sürecini durduruyor ve ona ezberletilen hayatı yaşamaya devam ediyor.

Hangi inancınız size ait? Gerçekten sizin kendi kendinize bulduğunuz bir inanç var mı acaba? Hiç merak ettiniz mi bunu? Örneğin; para her şeyi satın alır inancını nereden ve kimden öğrendik? Paranın satın alamadığı hiç kimse yok mudur hayatta? Eğer varsa bu inanç yıkılmaz mı?

Ya da ‘benim resim yeteneğim yoktur’ inancını sana kim öğretti?

Elbette ki birbirimizden etkileniyoruz ve birbirimizi etkiliyoruz, bu çok doğal. Bununla birlikte neden sadece ‘benim dediğime inan, doğru bu, her şeyi ben bilirim sen benim bildiğime inan!’ diye dayatıyoruz birbirimize. Ve NEDEN başka bir insanın inandığını kendi doğrumuzmuş gibi sahip çıkıyoruz?

Ve ‘Peki, senin dediğin senin için doğru olabilir, bu bilgiye birde benim açımdan bakalım’ dediğimizde NEDEN sinirleniyoruz ve tahammül edemiyoruz birbirimize?

Yaradanın hepimizi sevgiyle kabul ettiği bu dünyada NEDEN birbirimizi kabulde bu kadar zorlanıyoruz? Tek doğru benim dediğim de katılaşıyoruz.

Hepimiz birbirimizden bu kadar farklıyken ve İNSAN hiçbir kaba sığmayacak bir varlıkken NEDEN illa ki şekillere ihtiyaç duyuyoruz?

Çocuklarınızın sorduğu sorulara lütfen sevgiyle ve sabırla cevap verin, bırakın onlar hem kendilerini hemde sizleri, bizleri geliştirsinler…

Özü-gür bireyler yetiştirmek için özgürce soru soran çocukları destekleyelim.

Sevgiyle…

 

Şevkat Zamanı

Şevkat Zamanı 150 150 dolunay

Yaşam oyununda bazı anlar, bazı sahneler vardır her şeyin önemini yitirdiği, nefes almanın zorlaştığı, aldığın nefes için her an şükrederken bir an gelir şükredemediğin, yazının, sözün anlamını yitirdiği… Söz biter, yazı biter, elin kaleme gitmez ama yazmak gerekir, zorla yazarız.
Bu yazıyı yazarken hissettiğim duygu! Bir tarafım derki “Elinden gelen tek şey bu mu yazı yazmak, pehpehpeh ne kolay, yaz, oturduğun yerden yaz, sıcacık odanda yaz bakalım!” Diğer tarafımda der ki “Yazmaya devam et, asıl bugünlerde yaz, yazmak paylaşmaktır, yazı düşüncenin harflerle ifadesidir, etkisi güçlüdür, yaz, konuş, dua et, …”
Deprem ve terör, bir ülkenin yaşayabileceği en büyük travmalardandır. Bizde hepsi var, dahası da var… İnsan ruhunun yaşamaya kolay kolay dayanamayacağı, her babayiğidin taşıyamayacağı acılardan. Bir anda hayatımızı altüst eden, kontrol dışı, insan aklının almakta zorlandığı olaylar…Trafik kazaları, depremler, terör, ani kayıplar…
Bu tür zamanlar her aile için zordur. Bazı aileler dağılır, yok olur, aile üyeleri hayattan zamansız göç eder! Bazı ailelerise, aile olduklarını ilk kez fark ederler, zor günlerde birbirlerine kenetlenirler!
Bu tür zamanlar her ülke için zordur. Acının kolayı olmaz! Bazı ülkeler kenetlenir birbirine, “Birimiz hepimiz hepimiz birimiz için” derler. Kimi çok kimi az, ama mutlaka bir dayanışma olur!
Türkiye hep kenetlenir birbirine, kim ne derse desin, acıyı paylaşmayı, yardımı biliriz. Başka bir ülkenin kolay kolay dayanamayacağı acıları, biz metanetle, birbirimize sarılarak atlatmaya çalışırız.
Geçen haftaki terör ve bu haftaki deprem olaylarında çok riskli bir sinyal aldım. Ayrışma…
Bence bir ülke için terörden, depremden daha tehlikeli bir durum bu. Bir ülkeyi bölmek, dağıtmak, yok etmek için yürütülen çok etkin bir psikolojik terör!
Sen, ben, onlar, bizler… Öteki.
Bu gün ben birine “öteki” diyorsam, yarın ben de “öteki” olabilirim. Hatta olmuşumdur bile, öteki olmak karşılıklıdır çünkü! Öteki dediğin aynadaki yansımandır oysa ki!
Bu tür anlar İNSANlık sınavı veririz. Bugünlerde “İnsan olmak demek ne demektir diye?”soruyor içim. Bu günlerde nasıl anlarım bunu, bir ölçek var mı? Cevap geliyor yine içimden: Merhamet, şevkat, sevgi ölçeğin olsun.
Neydi bunlar, nasıl duygulardı?
“Merhamet, şevkat, acımak değildir” diyor içim, her ikisi de kapsayıcı duygulardır.”Başka birinin başına gelen acı bir olayı, felaketi içinde hissetmek ve onun önünde eğilmektir, kapsamaktır, sarmalamaktır. Bunu karşılık beklemeden, koşulsuzca yapmaktır. Sevgi ise tüm acıları sarabilecek, hepimizin tek, bir olduğunu aynı Tanrının evlatları olduğumuzu ispat eden tek duygudur” diyor içim! Dili, dini, ırkı, ülkesi yoktur!
Zordur; deprem çok zordur. Terör çok zordur. Çok zordur ani kayıplar…
Tüm bunların farkındalığıyla birbirimizi anlayalım. Bu olayları birebir yaşayan insanlardan, ülkelerden normal davranışlar beklemek anormaldir. Bu nedenle “Hoşgörü Gözlükleri” takalım birbirimize…
Kızmak, kahretmek, öfkelenmek, suçlamak kolaydır. Zor olan sakin kalmak, aklıselim kalmaktır. Birbirimizi, yapılan ya da yapılmayanları, kurum ve kuruluşları, hataları daha iyisini yapmak adına sonra konuşuruz, tartışırız, şimdi kenetlenme zamanı.
Sevgi, merhamet, şevkat duygularını hatırlamak ve hatırlanmasını dilemek, ülkemizin bu zor günlerinde doğu- batı- kuzey- güney her bir köşesi için dua etmek… En güçlü silahtan daha güçlü bir kuvvet hatta kudret!
Allah hepimize sabır versin!
Sevgiyle
Psikolojik Danışman-Cinsel Terapist Dolunay Kadıoğlu